Son Durak (3-5)

                    Selam , uzun zaman sonra film önerisinde bulunacağım. Gerilim ve korku filmlerini çok severiz. Hatta en çok onlar izl...

                   
Selam , uzun zaman sonra film önerisinde bulunacağım. Gerilim ve korku filmlerini çok severiz. Hatta en çok onlar izlenir dünyada. Ama biz Türkler de farklı bir durum var. Özellikle kendi korku filmlerimizi izleyemeyiz. Çünkü, kültürümüzde en çok korktuğumuz unsurlar Türk korku filmlerinde yer edinir. Ama gerçekten korkarız hatta sinemaya gidip izlememekte ısrarlı birçok insan biliyorum.


    Ama dünyadaki korku ve gerilim filmlerini çok severek izliyoruz. Hele bazı seriler baş köşemizde duruyor. Mesela " Testere " serisini çok sevdik ülkece. Ama bugün testere değil de " Son Durak " serisini size önereceğim. Bence bu filmi yapanlar bu işi biliyorlar. Filmlerin hatta tüm serinin başından sonuna kadar sıkılmak yok. Her zaman bir aksiyon meydana geliyor. Aynı konu ancak farklı anlatım . Bence bu başarının da sırrı demek ki sevdiğim her filmde aynı konular farklı anlatılınca seviyorum. Ama size " Son Durak 3 " ve " Son Durak 5 "'i özellikle öneriyorum . Bu ikisi özellikle daha başarılı. Her film de bir grup var ve bu grup üyelerinden biri nasıl öleceklerini önceden görüyor ve izleyin bakın sonra olaylar nasıl seyir ediyor. Filmi izlerken ölüm sahnelerine inanamayacaksınız. O kadar zekice gelişiyor ki... Ve karşılarında kanlı canlı bir düşman yok. Ölümle baş etmeleri gerekiyor. Eğer gerilim ve korku seviyorsanız şiddet ile tavsiye ederim. İyi seyirler...:)
SON DURAK 3


SON DURAK 5

Türkiye'de Genç Olmak !

Saygı boş bir kelime değildir. Onun derin bir anlamı vardır. Ama bizim ülkemizde saygı çok yanlış anlamlandırılmaktadır. Bizde saygı sade...

Saygı boş bir kelime değildir. Onun derin bir anlamı vardır. Ama bizim ülkemizde saygı çok yanlış anlamlandırılmaktadır. Bizde saygı sadece belli bir yaşa yada belli statüye gelmiş insanlara bahşedilir. Maalesef ki bu bizim ayıbımızdır. Saygı; çocukların, genlerin, işsizlerin, statü sahibi olmayanların hasret kaldığı bir davranıştır. Özelikle saygı Türkiye'de gençlere çok az verilir. 

Bugünkü yazımda gençlere Türkiye'de nasıl bakılıyor onu aktarmaya çalışacağım. Türkiye'de yaşayan bir genç olarak bu konuyu çok iyi bir şekilde aktaracağıma inanıyorum.

Türkiye'de genlik yaş aralığı bana göre 15 ile 20 yaş aralığı olmalıdır. Çünkü hayallerin sık kurulduğu, kimliğin tam anlamıyla oluşmaya başladığı, ideallerin ne olduğu, hayatımıza yön veren kararların önemli bir kısmının alındığı yaş aralığıdır. Belki 24 yaşını indirebiliriz , bu benim görüşümdür bilimsel bir deneye tabi tutulmamıştır.Bu yaşlarda büyükler bize her zaman "Gençliğin değerini bil, bir daha gelmez. Bu en güzel çağınızı , en deli çağınız gez, toz , eğlen.." gibi kalıplaşmış öğütler verirler.Ancak bu öğütler koca bir yalandır. Çünkü gençler o yaşlarda ne ekerlerse gelecekte onu biçeceklerdir. Hayatları ile ilgili en önemli kararları bu yaş aralığında verirler. Lise seçme, lisede bölüm seçme, üniversite seçme, en önemlisi olan ve geri dönüşü zor olan üniversitede bölüm seçme gibi çok zor ve önemli kararlar almamız gerekir. 

Bu dönemleri başarı ile atlatmamız lazım . Yani büyüklerin dedikleri gezip, tozmak bir hayal. Hele üniversiteye hazırlananlar için. Tabi ki gezip eğleneceğiz ama bu şansa kaçımız ne oranda sahibiz. 

Gençler için hayat tam bir maraton. Kendimizi at gibi hissetmemiz çok normal. Bazılarımız bu maratonu geçmek için insan üstü bir güç sergiliyor. Kimimiz çok hırs yapıp zarara uğruyor, kimimiz yolun başında yeniliyor ve yarışı bırakıyor, kimimiz ise ki en kötüsü olayı çok büyütüp hayatlarına son veriyor. Bu bence bu hayatta yapılacak en ama en aptalca iş. Değer mi sizce? Hayatta herkes başarılı olmak zorunda değil, Üniversite okumak zorunda da değil. Ki zaten ülkemizde alaylılar her zaman öndedir. Üniversite sınavı yüzünden kaç tane ölüm haberi aldık? Sadece basına yansıyanları sayalım... Ya basına yansımayanlar?!!! "Bu nasıl bir iştir?" Diye düşünmemek elde değil. Gençlerin nasıl bir melankoliye sürüldüğü, nasıl bir baskı altında kaldığı neden araştırılmıyor? Ya da araştırmalar neden artırılmıyor. Ben bir araştırma biliyorum. Üniversite sınavına giren bir genç , kalp ameliyatına giren bir adamdan daha heyecanlıymış. Daha kaç tane gencin çiçek açmadan göçmesine izin verecekler?
                       

 Keşke sorunlar sadece üniversite sınavını kazanmakla bitse. Masraflar... Hele il dışında bir üniversite okuyorsan masrafın tavana vurmuş demektir. Ben kaç genç biliyorum birinci yılını bitiremeden gittikleri üniversiteden maddi olanakların yetersizliği yüzünden geri dönen.O gençlerin evlerine döndüğünde sorunları bitmiyor. Daha sonra bir dizi bunalımlar onları rehin alıyor. Bazen bunalımlar daha güçlü geliyor. İl dışında okuyanlar çok daha ağır bir sınav veriyorlar. Ailelerinden ayrılar , bilmedikleri bir yerde yaşamaya başladıkları yetmiyormuş gibi birde hasret duygusu ile başa çıkmaya çalışıyorlar. Şu bir gerçek ki;" kimse bilmez" üniversite sınavını kazanmak , üniversite tercihi yapmaktan daha kolay olduğunu. O tercih dönemi asla anlatılmaz sadece yaşanır.

Gençlerin hayalleri vardır, birde bu gençlerin ailelerinin hayalleri vardır. Genelde bu hayaller birbiri ile çakışmaz. Bu kavga sınavdan önce başlamıştır zaten. Ancak dünyadaki en zor şey bir genci kararından döndürmektir. Aile er ya da geç gencin istediğini kabullenir. Ancak bu her zaman geçerli değildir. Bu genç ile hayalleri arasındaki bağın güçlü olup, olmadığı arasındaki ilişkiye bağlıdır.

Hadi üniversiteyi kazandın diyelim, istediğin bölümü seçtin diyelim. Basında haftada bir çıkan ;"Üniversite öğrencileri işsiz!" başlıklı haberler senin yakanı bırakır mı sanıyorsun? Hayır bırakmıyor! Her zaman beyninde bir köşede aklını fare gibi kemiriyor.


Ayrıca üniversite sınavının mevzuatı her yıl değişiyor. Gençler adapte olmakta güçlük çekiyor. Hiç kimse düşünmüyor mu acaba" Bu çocuklar hayatlarının kararlarını alacaklar, bu çocuklar hayatlarına bir yön verecekler "diye? Ayakkabı değişir gibi mevzuat değiştiriyorlar.

Ben bir sözel öğrencisiydim. Sınavda felsefe bölümü bendeydi ve sorularını ben çözüyordum. Ama gel gelelim felsefe öğrenciliğini eşit ağırlık öğrencileri okuyordu. Bu absürtlük ne, YÖK, MEB her neyse komedi filmi mi çekiyor? Eğer öyleyse çok berbat bir yönetmenler.


 İssiz gençler , okulu olmayan gençler bu insanlara kim sahip çıkacak.Bu gençler askeri maaşta,askeri bir hayat sürmek zorundalar mı? İnanın içinde bulundukları bunalım bazen hayatlarını karartan kararlar almaya , yanlış yollara girmeye sokuyor onları. Toplumun bakış açısını anlatmama gerek yok herhalde! Bunalım , melankoli onları çaresizliğe itiyor ve topluma, kendilerine, ailelerine zarar veriyorlar. Üniversiteler yetersiz. Stajlar çok gevşek ve alakasız. Alakasız derken bir fotoğraf öğrencisi et fabrikasına yollanıyor staj için, bunu kast ettim. Staja bu kadar az önem veren bir ikinci ülke var mıdır acaba? Okullar sahte staj dosyaları ile dolu okullar. Öğrenci staja birgün bile gitmeden , her gün geldiği gösteriliyor.
Bakınız Abbas Güçlü'nün bu konu hakkındaki engin düşünceleri"http://gundem.milliyet.com.tr/Milliyet.aspxaType=gundemYazarTumYazilarV4&AuthorID=67". Buna karşılık işverenler deneyimsiz eleman istemiyorlar. Buyurun bir zıtlık daha. Bazı meslek dallarında durum daha farklı öğrencilerin staj imkanları maalesef ki yok. Mesela iletişim öğrencileri. Bende onlardan biriyim :(

           
Maddi olarak gençlerin olanakları malumunuz. İnan bana o kadar yaratıcı ve zeki gençler var ki maddi yetersizlikten dolayı köreliyorlar. Hadi gel sen eğlen sayın çok bilmiş büyüyüm. Yol parası, yemek parası, kitap parası, dershane parası ... bitmiyor. Çok kolay konuşması... Ben oturduğum semtte yol parası nedeni ile okula gidemeyen öğrenciler gördüm. Gel sen git sinemalara, müzelere, sergilere , bienallere, gezilere...Sonra çocuklarımız kültürümüzden ve sosyal aktivitelerden çok uzak diye söylenin. Yeterli imkan var mı? Önce onu bir düşünün.


Ya kılık, kıyafet ile yargılanmamız. Gençler kendilerini ifade edebilmek için farklı görünümlere bürünüyor. Yırtık blue jeanlar, renkli saçlar, hızmalar ,metalik materyaller , rengarenk ayakkabılar.kotlar .boyalar....



Hiç düşündünüz mü bu gençler neden böyle yapıyorlar diye?Ben söyleyeyim; değer görmüyoruz, sevgisiz ve ilgisiz yetişiyoruz. Düşüncelerimiz sorulmuyor, değer görmüyor. Hocalar küçük görüyor, cesaretimiz annemizin terliği altında eziliyor. Kimse karşısına alıp, konuşmuyor. Yetmemiş gibi gözleriniz ile bize bir pislikmişiz gibi bakıyorsunuz. Genç olduğumuz için cahil, değersiz, iflah olmaz bir soytarı gibi görülüyoruz.

Evet , bazen bu düşüncenizi içinizde tutamıyor; toplu insanların içinde dile getiriyorsunuz "Ülkeyi bunlara mı bırakacağız?, Yazıklar olsun! Bu gençlik nereye gidiyor?" Ben söylerdim de gençliğin nereye gittiğini terbiyem müsade etmiyor. İstesen de istemesen de bu ülkeyi bize bırakacaksınız. 

Acaba devlet büyüklerinin demografik yatırım denen bir şeyden haberleri yok mu? Yok bence olsa böyle olmazdı. Avrupa ülkelerinde demografik yatırım en önem verilen yatırımdır. Avrupa özentisi biri değilimdir ama bu bir gerçek. 

Artık izin verin kılık, kıyafetimiz ile kendimizi ifade edelim. Artık var olduğumuzu görün ve biraz saygı duyun.Bir kişinin bile gençlere bakış açısı değişse ne ala!

Son olarak üniversite sınavı ile ilgili şunu söylemek istiyorum.Bir bakan geçenlerde sınavda her şey eşit dedi. Evet her şey eşit ama sınav öncesi her şey eşit mi? Liselerdeki eğitim kaliteleri eşit mi, her öğrenci dershaneye gidebiliyor mu? Bunun üzerinde düşünmesini isterim. Cem Yılmaz ile yazıma son vereceğim. "Maksadını bu kadar belli eder bir insan! Yerleştirme sınavı:!..." :)

PKK'lı Değil Kürt'üm , Ben Kürt Etnik Kimlikli Türk'üm.

   Bugün size ne bir kitap ne de bir film önereceğim. Bugün yaşadığım bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Ayrıca bu konudaki bilgil...


  
Bugün size ne bir kitap ne de bir film önereceğim. Bugün yaşadığım bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum. Ayrıca bu konudaki bilgilerimi de değerli buluyorum. Çok klasik evet Kürtlük-Türklük meselesi. Ben Kürt etnik kökenli bir Türk'üm. Kürt'lerin beş kolundan birine mensubuz. Zaza olarak adlandırılır. Dilimizde Zazacadır. Evet ilk defa duymuş olabilirsiniz Zazacayı, Türkçe, Arapça , Fasçadan oluşan kelimelerle doludur. Daha çok Kürtçeye benzemektedir. 

Öncelikle her Kürt PKK adlı adi topluluğa hizmet etmez. Yani Kürtlük ile PKK terör örgüdü arasında dağlar kadar fark vardır. Maalesef ki bu ayrımı ülkenin önde gelen akademisyenleri yapamazken halktan ne beklenir?!!! Bunun bilinmesi gerekir ve her doğulu vatandaşa PKK terör örgütünü temsil eden imalarda bulunmamamız gerekir. Ben bugün doğulu olduğum için hor , görüldüm . Açıkçası çokça yaşadığım bir durum. Bence insanlar doğu halkını tanısa çok sevecekler. Orada ki insanlar sömürülüyor. PKK Terör örgütünü siyasi meydanda temsil eden BDP 'ye oy vermedikleri taktirde bazı yaptırımlara tabii tutuluyorlar. Bu maalesef ki basına yansımıyor. İstanbul da doğu insanlarını bir kesim çok ama çok küçük görüyor. Bu kabul edersiniz ki var.

Ancak şu da bir gerçektir. Bazı doğudan gelen vatandaşlar daha çok gençler İstanbul'da kendilerini PKK Terör örgütünü savunan bir konuma sokuyor. Bence sadece cahilliklerinden böyle bir davranışa baş vuruyorlar ya da bir guruba ait olmak için bunu yapıyorlar. 

Ben bir Kürt kökenli biri olarak hiç bir ayrım göremiyorum ortada. Doktora gittiğim zaman herkesle eşit muameleyi görüyorum. Bankada, sinemada, okulda, yolda, çeşitli eğlence mekanlarında her ama her yerde Türk kökenli insanlarla eşitim. Bu eşitlik olduğuna göre anlamanız gerekir. Mesele Kürtlük- Türklük meselesi değil Türk Cumhuriyeti ile PKK Terör örgütü meselesidir. Maalesef ki zavallı doğulu insanlar ise bu savaşta arada kalmış bilinçsiz bir toplum. Çok derin bir sorun ama herkesin bildiği bir durum bu. Fark edelim artık BÖL-PARÇALA stratejisine maruz kalıyoruz. Ve bu stratejinin kimlere ait olduğunu çok iyi biliyoruz. 

Şehitlerin acısı daha fazla artmasın bu dayanılmaz bir acı. Şunu açık söyleyeyim bir şehit ailesi ile karşılaşsam onlara etnik kökenimi söylemem. Korkarım çünkü; Kürt kökenli vatandaşlar direk PKK 'lı olarak görülüyor. Geçen bir haberde askerlerin çoğu şehit olmadan intihar ediyormuş. O intihar eden askerler acaba hangi koşullar içindeydi ,nasıl bir korku sarmıştı etraflarını ? Onların yerine koyabiliyor musunuz kendinizi? Ya ailelerinin yerine koyabiliyor musunuz kendinizi? 

Şehitlerin derdi içimizi deldi geçti. Bu çözüm sürecine neden ılımlı bakmıyoruz. Bırakalım çıksınlar yurdumuzdan, bırakın akil insanlar toplumu yumuşatsın. Ne istiyoruz ki? Gördüğünüz gibi konu büyük bir kör düğüm olmuş. Vatanı kurtarırken, Kürt'ü, Türk'ü, Çerkez'i hep birlikte kurtardık. Etnik kökenimiz bizim zenginliğimiz , cezamız değil. Değerini bilelim.



Son olarak herkes görevini yerine getirmeli. Burada bir komşum var, oğlu askere gitti. Şarka gitti askere ve burada oğlundan beter askerlik yaptı. Her gün ağladı, telefonlardan kaçtı, dışarı çıkmadı. 15 ay matem tuttu. Sanki ölmeden oğlunun yasını tutuyordu. Şükürler olsun ki askerimiz sağ salim geldi. Acaba kaç anne böyle oldu? Düşünün binlerce... 

Ayşe Kulin Ve Başımıza Gelenler...

Yeryüzünde yüzlerce kültür var. Ben bu kültürleri dünyanın zenginliği olarak görüyorum. Hepsi birbirinden çok farklı, çok şaşırtıcı... E...


Yeryüzünde yüzlerce kültür var. Ben bu kültürleri dünyanın zenginliği olarak görüyorum. Hepsi birbirinden çok farklı, çok şaşırtıcı... Etnik kimlikler, gelenekler, görenekler hepsi zenginlik ve ayrı bir tat. Bu zenginlik çok güzel bir şey olmasına karşılık bazen çok can yakabiliyor. Mesela Türk-Kürt etnik kimliği gibi... Her kültürün olaylara bakış açısı farklı. Mesela; farklı kültürlerin yazarlarını düşünün, önce kendi kültürlerince anlaşılır ve sevilirler. Evrensel bir yazar olsa da, evrensel konuları işliyor olsa bile önce kendi kültüründe benimsenir.

Bugünkü yazımda bizim kültürümüzde en çok benimsediğimiz yazarımız Ayşe Kulinden bahsedeceğim. Ve Ayşe Kulin'in " Gizli Anıların Yolcu " ve " Bora'nın Kitabı" adlı eserlerinden bahsedeceğim. Ayşe Kulin 2011'in en çok kazanan ve satan yazarı oldu. Bu başarıyı " Gizli Anıların Yolcusu " adlı eseri ile kazandı. 


Ayşe Kulin " Gizli Anıların Yolcusu " kitabının devamı olan " Bora'nın Kitabı "'nı da 2012 yılında çıkardı. Nehir roman dediğimiz işi başardı Ayşe Kulin. Yani aynı konuyu birden fazla kitapta işledi. 

Gizli Anıların Yolcusu'nu okuduğum zaman çok ama çok etkilenmiştim. O kadar derin ve ayrıntılı bir araştırma yapılmış ki hayretler içinde kaldım. Kitabı okuduktan sonra Ayşe Kulin'in 

bir çok röportajını okudum. Bu kitabı gayler üzerine yazan Ayşe Kulin bunu gay hayranlarının ricası üzerine yazmış. Gay hayranları birleşip bizimle ilgili bir kitap yazmanı çok istiyoruz demişler. 

Bunun üzerine Ayşe Kulin gayler üzerine birçok kitap okumuş ve doluca araştırma yapmış. Hatta" Gizli Anıların Yolcusu " adlı kitabında 2011 de gay ikonu seçilen Hande Yener'den de bahsetmiş. Şaşırdığım nokta gay ikonu olan popüler şarkıcımız Hande Yener'in gay ikonu olduğunu çok az kişi bilir. Hatta gayle bile bilmiyorlardır. :) Bunu düşününce Ayşe Kulin'in ne kadar büyük bir araştırma yaptığını görüyoruz. 

Bu iki kitapta, Bora adında genç , doğulu bir gay ile İlhami adında evli, bir çocuğu olan, orta yaşlı bir adamın aşkından bahsedilmiş. Bu konu üzerine birçok kitap yazılmasına karşılık Ayşe Kulin'in elinden çıkınca o kadar itici gelen bu konunun kitabı milyonlar satıyor. Belki de artık marka çağındayızdır!!! 
  


  Ötekileştirme, herkesin zalimce yaptığı bir davranış. İki üniversite bitirmiş, çok entelektüel bir insan bile çocuğunun gay ya da lezbiyen olmasına tahammül edemez. Hele Türkiye'de gay olmak çok zor bir iş. Onlara yaşam alanı maalesef ki hiç yok. Hayatları cinayetler ve tehditler ile dolu. Çok az seçenekleri var. Ya ailelerinden kaçıp seks işçisi olacak ya da hayatı boyunca rol yapıp kendi kimliğini saklayacaklar. Bazen istisnalarda oluyor. 

Ayşe Kulin bu kitabı yazdığı için ve ötekilerin sesini duyurduğu için çok mutlu olduğunu belirtiyor. 


Gerçekten de seslerini duyurdu. Benim gaylere karşı bakış açım , fikrim ve duygularım değişti. Daha ılımlıyım artık. Gizli Anıların Yolcusu'nda İlhami'nin gözünden olayları ve düşünceleri görüyoruz. 420 küsurluk bir kitap. Bora'nın Kitabı'nda ise Bora'nın gözünden her şeyi görüyoruz. 299 küsurluk bir kitap . 

Bu kitaplarda aynı konu işlenmesine rağmen birbirinden çok farklı iki kitap gibi ustaca yazılmış. Her sayfa, her paragraf, her satır birbirinden farklı.

 Kitaplarda bir cinayet var ve perde arkasını tam anlamıyla iki kitabı da okuyunca çözeceksiniz. Bu iki kitap sürprizlerle dolu. Ayşe Kulin'in parmaklarından resmen sanat akmış. Bu iki kitap benim kitaplığımın baş köşesinde, sabırsızlıkla üçüncüsünü de bekliyorum. Okuyun , inanın çok seveceksiniz.

Bu yazımda sadece Ayşe Kulin'in kitaplarından bahsedecektim ama size kıyamadığım için çok güzel ama çok güzel bir film önereceğim. Josh Duhamel ile Katherıne

Heıgl'in başrolleri paylaştığı filmin adı" Başımıza Gelenler! " . Tam anlamıyla bir aile filmi.

Filmin türü romantik-komedi. Emin olabilirsiniz ki hem çok duygusal hem de çok ama çok komik bir film.

Bu filmde her şey tadında bırakılmış. Kast seçimi mükemmel oturmuş. Birbirinden nefret eden iki kişiyi kader bir araya getiriyor ve biliyorsunuz ki nefretten sonra büyük bir aşk başlıyor. Ama film benim anlattığım kadar basit değil. İsteyenlerle iddiaya girerim bu filmi bir kereden fazla izleyeceksiniz. Filmde üçüncü bir karakterimizde bir bebek. Tatlılığı ekrandan odanıza taşacak. :) Biraz gülmek ve güzel duygulara dalmak istiyorsanız buyurun " Başımıza Gelenler! "'i izleyin. Şimdi sizi fragmanla baş başa bırakıyorum. Fragmanda bile çok eğleneceksiniz. Kendinize iyi bakın görüşmek üzere... :)

Türk Edebiyatında "İskender" ve "Talihsiz Serüvenler Dizisi"

Bugün sabah çok erken uyandım, camdan dışarıya baktım. Dünya inanılmaz güzel, kuşlar ve ağaçlar olmak üzere bir harika her detay. Büyük ...


Bugün sabah çok erken uyandım, camdan dışarıya baktım. Dünya inanılmaz güzel, kuşlar ve ağaçlar olmak üzere bir harika her detay. Büyük bir nefes aldım, kuşları dinledim, güneşi ağaç yapraklarının arasından izledim. Biraz durdum ve bu güzel dünyadan bütün teknolojileri çıkarsak ne kadar güzel olur diye düşündüm. Böylece araba egzozları, fabrika bacaları ve pis atıkları, dayanılmaz gürültü kirliliği, sosyal medyanın insanlar üzerindeki olumsuz etkileri olmadan dünya daha da güzel olur diye düşündüm. Bunları düşünürken içim huzur doldu. Gerçekten teknolojinin olumsuz yönlerini düşününce ilkel insanlara özeniyorum. Bu çok derin bir konu içine dalmadan kıyısından dönelim en iyisi.


"Fareler ve İnsanlar'ın" Özelliği ve "Sucker Punch'un" Verdiği Hırs

Hayat çok hızlı, hızlıca akıp gidiyor, şelale misali...Adeta bir maraton. Sanki koca bir sistemle ilerliyor. Yavaşlayıp, soluk aldığın a...


Hayat çok hızlı, hızlıca akıp gidiyor, şelale misali...Adeta bir maraton. Sanki koca bir sistemle ilerliyor. Yavaşlayıp, soluk aldığın an sistem seni dışarıya atacak gibi. Bir gün içinde kaç duyguyu tadıyoruz. Duygudan duyguya atlıyoruz. Duygular birbirine giriyor, karışıyor. Bazen duygularımızı ifade etmekte, onlara isim koymakta zorlanıyoruz.

 Dünyada duygularını çok iyi tanıyanlar, onlara doğru isimleri koyanlar her zaman ön plana çıkıyor, dikkat çekiyor. John Steinbeck. duygu yoğunluğunu bilen, gerçekçi, sürükleyici, akıcı bir yazardır. Edebiyat alanında Amerika'nın dünyaya kazandırdığı bir kalem ustasıdır. Romanları ile dünyada raman sever insanların gönlünü çelmiştir. Bence Amerika'nın dünyaya kazandırdığı en güzel insanda John Steinbeck'tir. Bu yazımda size Steinbeck'in "Fareler ve İnsanlar" adlı eserini elimden geldiğince size anlatmaya çalışacağım. Kitabı okumadıysanız büyük bir kayıp içindesinizdir. Benim için kitaplar arasında en güzel yere sahiptir. Kitapta olaylar iki arkadaşın arasında döner. Betimlemeler ve psikolojik analizler bir kitapta bu kadar kısa ve öz, bu kadar güçlü ve ustaca yapılabilir. İki arkadaşın başına gelen talihsiz olaylar, birbirlerine duydukları sadakat ve sevgi okuyucuyu kitaba bağlıyor. Çok zor bir hayatın acılar, talihsizlikler, güçlükler içinde yaşadığı güzel ve duygusal bir aşk sığdırıyor Steinbeck. Kötü bir son bekliyor bizi. Duygusal olanlarımızın göz yaşlarına sahip olamayacağına eminim. Fareler ve İnsanların ardından John Steinbeck'in "Gazap Üzümleri" adlı eseri ile kitap okuma serüveninize devam edeceğinizden de eminim.

Bir insanı başarıya götüren en önemli olgulardan biride motive olmaktır. Başarılı olmamız için motive olmamız gerekir. Motive olmakta insanların sevdiği şeyler ile meşgul olması ile mümkündür. Mesela ben üniversiteye hazırlanırken kendimi film izlemek ile motive ederdim. Çünkü biraz başka hayatlara dalmak , onların hayatını izleyip biraz dinlenmek isterim. Aynı tadi kitaplardan da almaktayım. Bir gün yolum "Sucker Punch" adlı film ile kesişti.

Yönetmenliğini Zack Snyder'in üstlendiği Sucker Puch filmi değişik, marjinal dokusu filmin girişinde kendini belli etmektedir. Sürrealist fildir.

İnsana azim ve hırs gibi güzel duygular katmaktadır. Filmde kendimizde olan gücü fark etmemiz gerektiğini farklı bir yol, fark bir teknik ile anlatılmıştır. Filmde başrol oyuncularının kendilerinin, kendi hataları ile düştükleri çukura yine kendi güçleri ile tehlikeli aşamalardan geçerek atlatmaları anlatılmaktadır. Fantastik bir film olmasına rağmen verilen mesaj çağımıza çok uygundur. Benim aldığım mesaj: başarmak için, mutlu olmak için aradığımız güç içimizde, rahat olmalıyız ve çalışmalıyız, başarı bizim avuçlarımızın içerisinde... Yönetmenin amacı insanları uyandırmak olmalı. Şahsen beni uyandırdığını söyleyebilirim. Filmin müzikleri inanılmaz güzel ve dinlenme oranları oldukça yüksek. Görüntü, ses, efekt, montaj ve kurgu inanılmaz teknolojilerden ve ellerden çıkmıştır. 


Öneri:"BABEL"

Babel , Meksika'lı yönetmen  Alejandro González Iñárritu 'nun 2006 yılında çektiği filmidir.Oyuncuları  Brad Pitt ,  Cate Blanch...


Babel, Meksika'lı yönetmen Alejandro González Iñárritu'nun 2006 yılında çektiği filmidir.Oyuncuları Brad Pitt, Cate Blanchett, Gael Garcia Bernal, Adriana Barraza'dır.

Film dört farklı hayatı, kültürü, insanı, konuyu, mekanı aynı zaman dilimi içerisinde birleştiriyor.Bu dört farklı hayat birbirinden oldukça farklı olmasına rağmen zeki yönetmenimiz bu farklı hayatları ortak bir noktada birleştiriyor.İzlediğim zaman hayran kaldım. Bu filmi herkesle paylaşmam gerektiğini anladım.Bu filmi çekmek bence büyük bir zeka ve bilgi birikimi gerektirir.Filmin coğrafyası oldukça geniş; Fas'tan, Meksika'ya, Amerika'dan , Japonya'ya kadar uzanır. Sanki film izlemiyoruz da dünya turu yapıyormuşuz gibi hissediyorsunuz.


Aslında olay örgüsü çok zor değil. Filmin sonuna kadar gizemini korumaktadır. Şahsen benim filmin başından beri düşüncem bu 4 farklı hayat kesitlerini nerede, ne şekilde birleşeceği konusundaki merakımdı. Sonu ise şaşırtıcı bir şekilde bitiyor. Bizleri mutlu son bekliyor.Tamamını anlatmak taraftarı değilim. Dileğim filmi izlemeniz yönündedir.Filmde bütün dünyayı kapsayan bir soruna farklı bir ustalık ile yaklaşılmış.İşitme engelli Japon bir kız var. Yönetmen kendimizi o kızın yerine koymamız için harika bir yöntem kullanmış.Gerçekten ben o duyguya girdim. Hepimizin işaret dili üzerinde eğitim almamız gerektiği konusunda bilinçlendim. Duygu yoğunluğu yaşadım.Aslında filmin başından beri duygudan duyguya atladım. Kültürler arası farklar belirgin bir şekilde ortaya konulmuş. Ama asıl mesaj çok farklı kültürler, etnik kimlikler, dinler, diller, hayatlar olsa da insan özünün iyi olduğudur. Vicdanın önemi vurgulanmıştır.

Görüntü ve ses kalitesinin üst düzey olduğunu ve yönetmenin kalıplaşmış çekim planlarından yararlanmadığını gözlemledim. Kendi çizgisi olan bir yönetmen olduğundan eminim. Brad Pitt'in şansı mıdır nedir? Her zaman kült olacak, fark yaratacak filmler de oynuyor.Keza "Fight Club"bu filmlerden biridir. Uzun lafın kısası eğer vakit harcamaya değer bir film izlemek isterseniz size gönül rahatlığıyla Babel'i öneririm.Ve sizi Babel 'in fragmanı ile baş başa bırakıyorum. Görüşmek üzere mutluluklar dilerim.